Ankara NATO Zirvesi: Trump, Erdoğan ve Putin üçgeninde Avrupa'nın güvenlik meselesi
SESA Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Veysel Ayhan, “Ankara NATO Zirvesi: Trump, Erdoğan ve Putin üçgeninde Avrupa’nın güvenlik meselesi” başlıklı yazısında şu ifadelere yer verdi:
“2026 Ankara NATO Zirvesi, bir taraftan ABD ile Avrupa arasında savunma yükünün paylaşımı, NATO’nun geleceği ve transatlantik ilişkilerin yönüne ilişkin görüş ayrılıklarının, diğer taraftan ise Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırılarıyla derinleşen ve Avrupa güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen güvenlik tehdidinin gölgesinde gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle Ankara Zirvesi, ittifakın geleceğine ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde düzenlenmesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Bu çerçevede ABD Başkanı Donald Trump’ın, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğum saygı nedeniyle Ankara’daki NATO Zirvesi’ne katılıyorum. Zirve Türkiye’de yapılmasaydı muhtemelen gitmezdim.” şeklindeki açıklaması da dikkat çekicidir. Dolayısıyla zirve, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik ağırlığını, ülkenin transatlantik güvenlik mimarisindeki artan rolünü ve Avrupa güvenliği açısından üstlendiği vazgeçilmez konumu açık biçimde ortaya koymaktadır.
NATO Ankara Zirvesi’nin resmî gündemi ise Kolektif Savunmaya Dönüş (Collective Defence Returns), Savunma Yarışı (The Defence Race) ve Yeni Güvenlik Ortamı (A New Security Landscape) olmak üzere üç temel stratejik eksen üzerine inşa edilmiştir. Bu stratejik eksenler, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Avrupa güvenliği üzerindeki etkileri, ittifakın caydırıcılık ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, savunma harcamalarının artırılması, savunma sanayiinde iş birliğinin geliştirilmesi, hibrit tehditler, siber güvenlik ve NATO’nun değişen uluslararası güvenlik ortamına uyum sağlamasına yönelik öncelikleri kapsamaktadır.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin zirve öncesinde yaptığı açıklamalar da bu yaklaşımı açık biçimde ortaya koymaktadır. Rutte, Ankara Zirvesi’nin yeni taahhütler vermekten çok, Lahey Zirvesi’nde alınan kararların uygulanmasına odaklanacağını ifade etmiş, müttefiklerin daha güçlü ordular, daha yüksek savunma üretimi ve daha gelişmiş askerî kabiliyetler ortaya koymasını beklediklerini vurgulamıştır. Bu kapsamda, Kolektif Savunmaya Dönüş başlığı altında NATO’nun caydırıcılık ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, müttefiklerin NATO Kuvvet Hedeflerini karşılayacak askerî kabiliyetleri geliştirmesi ve 2025 Lahey Zirvesi’nde kabul edilen, 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılanın %5’inin savunma ve güvenlik harcamalarına ayrılmasını öngören yatırım taahhüdünün uygulanmasına ilişkin yol haritası ele alınmaktadır. Başka bir ifadeyle Ankara Zirvesi, NATO açısından karar alma döneminden uygulama dönemine geçişi temsil etmektedir.
Ankara Zirvesi’nin en önemli stratejik mesajlarından biri, NATO’nun kuruluş misyonu olan kolektif savunmaya yeniden odaklanmasıdır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’da uzun yıllar ikinci planda kalan İttifak’ın temel savunma misyonunu yeniden NATO stratejisinin merkezine yerleştirmiştir. Bugün NATO’nun temel önceliği yalnızca krizlere müdahale etmek değil, müttefik ülkelerin toprak bütünlüğünü güçlü bir caydırıcılık ve savunma kapasitesiyle koruyabilmektir. Nitekim Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından NATO, özellikle Balkanlar, Afganistan ve Libya gibi alan dışı kriz yönetimi ve istikrar operasyonlarına ağırlık vermiştir. Bu kapsamda 2011 yılında Libya’da gerçekleştirilen askerî müdahale de bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biri olmuştur. Ancak Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte İttifak’ın stratejik önceliği yeniden Avrupa’nın savunulmasına ve kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesine yönelmiştir.
Avrupa’nın doğu kanadının güçlendirilmesi, yüksek hazırlık seviyesine sahip kuvvetlerin oluşturulması ve müşterek savunma planlarının güncellenmesi bu dönüşümün temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bu stratejik yönelimin şekillenmesinde Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırıları belirleyici olmuştur. Özellikle Doğu Avrupa’daki NATO müttefikleri savaşın bölgesel ölçekte genişleme riski nedeniyle caydırıcılık ve kolektif savunma tedbirlerinin güçlendirilmesini öncelikli bir güvenlik ihtiyacı olarak değerlendirmiştir. Bu çerçevede savunma harcamalarının artırılması, askerî kabiliyetlerin geliştirilmesi ve NATO’nun kuvvet yapısının güçlendirilmesi Ankara Zirvesi’nin temel gündem maddeleri arasında yer almaktadır.
Ankara Zirvesi’nin ikinci önemli boyutu, savunma anlayışındaki paradigma değişimidir. Artık güvenlik yalnızca savunma bütçeleriyle ölçülmemektedir. NATO’nun yeni yaklaşımı üretim kapasitesini artıran, mühimmat stoklarını güçlendiren, tedarik zincirlerini güvence altına alan ve savunma sanayiini stratejik bir güç unsuru hâline getiren ülkeleri ön plana çıkarmaktadır. Bu nedenle müttefiklerin 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ini savunma ve güvenlik alanına ayırma hedefi, sadece mali bir taahhüt değil; NATO’nun caydırıcılık kapasitesini kalıcı biçimde bu güçlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir dönüşüm programıdır.
Bu bağlamda Rusya-Ukrayna Savaşı ile ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, modern savaşların yalnızca konvansiyonel askerî güçle değil, bir o kadar değerli olan mühimmat üretim kapasitesi, kesintisiz tedarik zincirleri, savunma sanayi, hibrit tehditler, siber güvenlik ve yapay zekâ destekli askerî teknolojiler tarafından şekillendirildiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu gelişmeler, Ankara Zirvesi’nde NATO’nun güvenlik anlayışının yeniden tanımlanmasına zemin hazırlamış, savunma sanayinin güçlendirilmesi, üretim kapasitesinin artırılması, ileri teknolojilere yatırım yapılması ve kritik altyapıların korunması İttifak’ın temel öncelikleri arasına girmiştir. Böylece savunma sanayii, NATO açısından kolektif savunma ve caydırıcılık stratejisinin ayrılmaz bir unsuru hâline gelmiştir.
Türkiye Neden Stratejik Bir Aktör?
[eii post_id=”1054″ theme=”1″]
1. Transatlantik İlişkilerde Türkiye’nin Diplomatik Rolü
Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri, ülkenin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik ağırlığıyla da NATO içinde öne çıkmasıdır. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında bulunan doğrudan iletişim kanalı, Türkiye’yi transatlantik ilişkiler açısından önemli bir diplomatik aktör konumuna taşımaktadır. Türkiye, sahip olduğu bu diplomatik kapasite sayesinde NATO içinde ortaya çıkabilecek siyasi krizlerin yönetilmesine ve ABD ile Avrupa arasındaki stratejik diyaloğun sürdürülmesine katkı sağlayabilecek az sayıdaki müttefikten biri olarak öne çıkmaktadır.
2. Avrupa’nın Kolektif Güvenliğinde Türkiye’nin Vazgeçilmez Konumu
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırılarıyla birlikte Avrupa’nın güvenlik mimarisi köklü bir değişim sürecine girmiştir. Karadeniz’den Baltık bölgesine uzanan güvenlik hattında artan tehdit algısı, NATO’nun kolektif savunma anlayışını yeniden ittifakın temel önceliği hâline getirmiştir. Bu yeni güvenlik ortamında Türkiye Karadeniz’e kıyısı, Boğazlar üzerindeki hâkimiyeti, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması ve güneydoğu kanadındaki stratejik konumuyla Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’nin etkin katkısı olmaksızın NATO’nun doğu ve güney kanatlarında sürdürülebilir bir caydırıcılık ve savunma mimarisinin oluşturulması oldukça güç görünmektedir.
3. Türkiye’nin Savunma Sanayi NATO’nun Yeni Güvenlik Paradigmasıyla Örtüşmektedir
Ankara Zirvesi’nin öne çıkardığı temel önceliklerden biri de savunma üretim kapasitesinin artırılması ve teknolojik üstünlüğün güçlendirilmesidir. Rusya-Ukrayna Savaşı ile Orta Doğu’da yaşanan çatışmalar mühimmat üretiminin, savunma sanayiinin, yapay zekâ destekli sistemlerin, insansız platformların ve ileri teknolojilerin savaşların sonuçlarını etkileyen unsurlar hâline geldiğini göstermiştir. Türkiye ise son yıllarda yerli ve millî savunma sanayiinde gerçekleştirdiği dönüşüm sayesinde bu yeni güvenlik anlayışıyla teknoloji geliştiren, üreten ve İttifak’ın caydırıcılık kapasitesine doğrudan katkı sağlayan başlıca ülkelerinden biri hâline getirmiştir.
4. ABD’nin Azalan Askerî Varlığı Karşısında Türkiye’nin Artan Stratejik Önemi
ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığını ve kuvvet katkısını kademeli olarak azaltmayı planlaması, NATO içerisinde yeni bir kapasite ve sorumluluk paylaşımı sürecini beraberinde getirmektedir. Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını artırırken, ortaya çıkan askerî kabiliyet boşluklarının kısa vadede tamamen kapatılması kolay görünmemektedir. Bu süreçte Türkiye; NATO’nun ikinci büyük ordusu, gelişmiş savunma sanayii ve jeostratejik konumuyla Avrupa’nın caydırıcılık ve kolektif savunma kapasitesinin güçlendirilmesinde öne çıkan müttefiklerden biri hâline gelmektedir. Ankara Zirvesi de Türkiye’nin Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisindeki artan stratejik ağırlığını ortaya koymaktadır.”



